Posted on

Bayan Azdırıcı

Bayan Azdırıcı .  Ağaçlar dünyaya, uzun boyları dışında herhangi bir yenilik getirdiler mi? Daha önce cinsellik alanında ileriye dönük büyük bir adım atmışlardı. Morfolojik örgenlenme açısından pek bir yenilik getirmedikleriyse bir gerçek. Buna karşılık, sporlarının çevresinde koruyucu bir kutu oluşturdular. Sporlar da artık yere düşmek yerine, ağacın üzerinde kalıp filizlenmeye başladılar. Cinsel organlar havada oluşacaktı. Yurnurtacık (ovül) adı verilen kutunun içinde dişil hücreler vardı ve cinsel temas burada gerçekleşiyordu.

Spermatozoidler ise diğer bir organ tarafından üretiliyordu, polen adı verilen eril hücreleri olan ufak prothallium’lar tarafından. Bu keşfi yapmış olan bitkilerin de hepsi ölüp gitti… — Bugün artık var olmadıklarını mı söylemek istiyorsunuz? — Sözünü ettiklerimiz tohumlu eğreltiotlarıydı. Oliver adında bir botanikçi 1900’de fosilleşmiş tohumlu eğreltiotlarını keşfettiğinde herkes onunla alay etti. Bir botanikçi içintohumlu eğreltiotu olağanüstü bir şeydi.

Dişli bir tavuk, çiçeksiz gül gibi… Ne var ki, sonradan gerçek tohumlara değil de, yumurtacıklara sahip olan eğreltiotu fosilleri de bulundu. Yani size az önce belirttiğım gibi: Bitkinin üzerinde duran, bir kutunun içine hapsedilmiş dişil cinsel organlar Bayan Azdırıcı . — Polenden söz ettiniz. Bu durumda polen, çiçeklerin ortaya çıkışından önce var mıydı? — Hem de çok önce! Polen sözcüğü daha fazla çiçekler için kullanılır; daha öncesi için “eril sporlar” adı verilir, fakat ikisi de aynı şey! Söylediklerimin hepsi ağaçlarda olup bitiyordu. İki cinsin karşılaşabilmesi için rüzgarın yüzücü spermatozoidler içeren poleni taşıması gerekir. Yani polen rasgele uçar, ve –bazı durumlarda!– bir yumurtacığa denk gelir; ikisi birbiriyle temas eder etmez yumurtacık (ovül) yumuşayıp, jöle kıvamına gelir. Tek sözcükle sıvılaşır, böylelikle spermatozoidin yumurta hücresine (oosfer) ulaşmak üzere yüzebilmesini Sağlar. Rüzgâr tarafından taşınsa da, spermatozoidin yüzücü kaybetmediğini görüyorsunuz.

Ama yine de yavaş yavaş denizden uzaklaşma söz konusuydu…
Topraktan da uzaklaşılıyordu! Böylesi bir işleyişe sahip türlerden bugüne kadar gelebilenler var mı? — İki örnek var: Sahte bir palmiye türü olan cycas; çok sert yaprakları vardır, ilk bakışta yapay gibi durur; Cöte d’Azur’da her tarafta görürüz bundan; bir de ünlü ginkgo, “altın paralı ağaç”. Poleni uçarak erik büyüklüğündeki kocaman yumurtacığın üstüne konar; yumurtacık jöle kıvamına gelir. Spermatozoid yumurta hücresini döller, böylelikle yumurta oluşur. Bayan Azdırıcı bu yumurta yeni bir ginkgo vermek üzere bölünmeye başlar… Yumurtacığın toprağa düşerek orada polen tanesi tarafından döllendiği de olur. Karboniferde de olaylar böyle gelişiyordu herhalde. Bu dönemin sonunda, günümüzden aşağı yukarı 280 milyon yıl önce bataklık dışı yaşama ahenk ağaçların ortaya çıktığını da belirtmek gerek.

Bunların çok gelişkin bir kök sistemi vardı. Örneğin walchia’lar; kuru topraklarda da yetişebiliyorlardı. Sonradan iyice geliştiler. — Karbonifer de çok dinamik bir dönem: Bitkiler de hayvanlar gibi yumurtayı keşfediyorlar! — Evet, ikisi aynı dönemde oluyor. — Yine de bu paralel evrimlerde bir tuhaflık var! Nasıl oluyor da bitkilerle hayvanlar bunun yanı sıra aynı şeyi, veya aşağı yukarı bunun yanı sıra aynı şeyi keşfediyorlar? — Canlı varlıklar sudan çıktıktan sonra, sudaki yaşamın yerini alabilecek bir yaşam şekli yaratmak zorunda kaldılar. — Ama hemen olmadı bu… Öyleyse, niye bunun yanı sıra? Bitkilerle hayvanların sudan beraber çıkmalarının sebebi, okyanusların çekilmesiydi. Ama iki alemin birden yumurtayı keşfederek ortama uymasını tetikleyen fenomen neydi? — Nemli ve kuru iklimlerin birbirini takip etmiş olması mümkün olabilir. Bir kuraklık dönemi uzadığında toprağa dönük evrim hız kazanır. Yumurtanın ortaya çıkması bu açıdan çok ilgi çekicidir: Dışarıda kuraklık egemen olsa da içerisi nemli kalır. — Ve türün üremesi güvenceye alınmış olur. — Evet; tür o andan sonra su dışında da üreyebilir. — Yani bitkilerle hayvanlar, ağır bir kuraklığa dayanmak için aynı anda, aynı taktiği geliştirdiler, öyle mi? — Büyük bir ihtimalla öyle oldu.

Ama hayvanlar o sıralar daha yeni başlamakta olan sürüngenler çağıyla oldukça zaman oyalanacak, bitkilerse çok büyük ilerlemeler kaydedecekti. Bitkiler esasen kısa süre önce oldukça önemli bir morfolojik evrim geçirmişlerdi. — Nasıl bir evrim? — Şöyle bir düşünün: Tropiklerde tatildesiniz. Kumsalda oturuyorsunuz, bir hindistancevizi ağacının gölgesinde… Ağacın dibinde ufak ufak köklerin demet dernet toplanmış olduğunu görürsünüz. Ağacı keserseniz, gövdesinin o ünlü damar demetlerinden oluştuğunu görürsünüz. Oysa 370 milyon yıl önce, ginkgodan ve kozalaklılardan önce gelen ve modern ağacın atası olan archeopteris ile görülmemiş bir yapı ortaya çıkmıştı. Bu yeni yapıda damarlar gövdenin içindeki merkezi bir bölgeden dağılır; bu nedenden dolayı gövdenin içinde her yıl giderek büyüyen halkalar oluşur.

Bir meşeyi kestiğimizde göreceğimiz türden halkalar. Bugün bütün ağaçsı bitkilerin yapısı böyledir, palmiye ve eğreltiotları dışında, onlar hala eskisi gibiler. — Damarların düzenindeki bu değişimin ne gibi bir faydası vardı? — Hücreler daha çok özelleşebildi, böylelikle çeşitlilik çok arttı. — Diğer büyük gelişme neydi? Kozalaklıların doğuşu; kendileriyle beraber bir de yenilik getirdiler: Spermatozoidler kamçılarını yitirdi. Artık yüzmek zorunda değillerdi. Rüzgarın yumurtacığa taşıdığı polen tanesi filizlenip bir boru oluşturuyor, spermatozoid de yumurta hücresine bu kanaldan iniyordu. O andan itibaren bitkilerin denizle hiçbir ilişkisi kalmadı. — Sudaki köklerinden uzaklaşmalarının sebebi neydi? — Kuraklık. Permiyen dönemine gelmiştik, ekosistemlerin buzlarla kaplandığı, büyük bir soğuma dönemidir bu. Yerküre tarihinde türlerde çok büyük kayıpların yaşandığı zamann biridir. Karbonifere özgü dev eğreltiotu, atkuyruğu, kibritotu gibi nemli ve sıcak iklimlere, bataklıklara alışmış bitkilerin hepsi yok oldu.

— Aslında ölenler bir önceki döneme en iyi ahenk sağlamış bitkiler. — Tastamam öyle: Bir ortama fazla ahenk sağlamak bir zayıflık da doğurabilir. Tek gerçek güç, ahenk yeteneğidir. Neyse; permiyen döneminde çöller büyüdü. O sıralarda Kuzey Amerika, Grönland, Avrupa ve Asya’nın kuzeyini tek bir kara parçası durumunda birleştiren Kuzey Atlantik kıtasında bitki örtüsü büyük oranda zayıfladı; bitkilerin toprağı istilasından önceki manzaralar geri döndü.

— Böylesine bir felaket heyecan verici evrimleri de birlikteinde getirmez mi? — Tabii! Kozalaklıların ikinci yenilenme dönemi de bu sırada başladı. Hayvanların katiyen hakim olamadıkları bir süreç, makul zamanın kollanarak doğumun geciktirilmesi tam anlamıyla dengeye oturtuldu. Bir diğer deyişle tohumdan söz ediyoruz. Olup biteni daha iyi anlamak için yine ginkgoya dönelim. Anımsarsanız yumurta yere düşerek yeni bir bitkiye can veriyordu. Ama Bayan Azdırıcı tohum dükkamna gidip ginkgo tohumu isteyemezsiniz: Öyle bir şey yoktur! Bu durumda, daha ileride keşfedilecek olan şu tohum da neyin nesidir? Döllenmiş bir yumurtadır; yumurtanın içindeki embriyo, büyümesini durdurmuş, hayatını ağır çekime almıştır. Gebe bir kadının, doğumu birkaç yıl sonraya, daha makul olduğu bir döneme ertelemek üzere ceninin gelişimini ikinci ayda durdurduğunu düşünün… — Bugün dondurulmuş embriyolarla yaptığımız biraz da böyle bir şey. — Yapılan tam da bu! Harfi harfine! Bitkiler dondurulmuş embriyolara eşdşayet bir şey keşfettiler. Yalnız onlar embriyoyu soğukta tutmak yerine kurutmayı tercih ediyorlar. Tohum bitkinin en az nem barındıran bölümüdür: Tohum bitkideki suyun c1.10’unu içinde tutar; suyun %80’iyse bitkinin kalan bölümündedir.

Kozalaklıların en önemli buluşu budur: Yumurtacıklarının içini kurutlinkar, yumurtacık tohum olur, ufak embriyo, tohumun içinde kışı geçirip ilkbaharın geri gelmesini bekler. — Bazen birkaç yıl sabrettikleri de olur… — Bu ufak tohum çok işler görür. Bazı bitkiler yumurtacıklarını dondurup çok uzun süreler boyunca saklamayı bilirler, bazıları da sadece kısa bir süreliğine bunu becerirler. Burada da ahenk sağlama ile ilgili bize ip ucu veren, canlılara özgü bir mantık vardır. Örneğin, yıl boyu sıcak ve nemli olan tropikal bir iklimde embriyonun, gelişimine makul koşulları beklemesi için hiçbir neden yoktur. Böyle bir durumda bitki beklemez; tohumlar filizlenme gücünü çok çabuk yitirirler. Örneğin kakao böyledir. Buna karşılık, toprağın donması yüzünden bitkinin filizlenemeyeceği soğuk mevsimler yaşayan, bizimki gibi bölgelerde embriyo, toprağın tekrar sıcaklık ve neme kavuşmasına kadar tohumun içinde ağır ağır yaşamını sürdürür. Bazı tohumların uzun yıllar boyunca yaşama yeteneklerini koruyabildikleri inanılmaz durumlar da vardır. Bayan Azdırıcı soğuk turba bataklıklarında, 1000 yıl bekledikten sonra filizlenmiş lotüs tohumları bulundu! Japonya’da net tarihi saptanabilen jeolojik tabakalarda 2000 yıl gecikmeyle filizlenmiş manolya tohumlarına rastlandı. Ama rekor yahudibaklası tohumlarında; bunlar çok kısa süre önce ele geçirildi ve “Karbon 14” tekniğiyle yaşları saptandı: 10 000 yaşındayken filizlenmişler! Bu da tarımı bulan neolitik insanlarının bunları üreten çiçekleri gördükleri demek… Hayvanların bu gibi şeylere hiç yeteneği yoktur, zira tohum diye bir şey keşfedemediler.

Cenin nettisiz olarak gelişir, makul zamanda doğmazsa da, yapacak bir şey yoktur, ölür gider. Bir hayvanın yavrusunu doğurmak için yapabileceği tek şey korunaklı bir yer bulmaktır. — Biri zamana, öteki mekâna egemen oluyor. — Evet, bitkiler hareket edemez fakat bekleyebilirler. Bitkiler ortamın değişmesini bekler, hayvanlarsa ortam değiştirirler. Bitkilerin çoğunlukla bizimkinden farklı bir zamanda yaşıyor gibi gözüktükleri bir gerçek. Bazı kaplumbağalar gibi az sayıda istisna dışında hayvanların yaşam süresi, yüzyıllar boyunca ayakta kalabilen birçok ağ acınkiyle karşılaştırılamaz. Ritimdeki böyle bir farklılığı nasıl açıklayabiliriz? Bitkiler yaşamla ölümü bir araya getirmek konusu ile ilgili bizden farklı olarak yetenek sahibidirler. Bizim hücrelerimiz ölür, elenir, yerine yenileri gelir… fakat sadece belli bir noktaya kadar! Yenilenme artık bittiğinde, organ çürür ve bütün organizma çöker.

Bitkiler dünyasında durum farklıdır. Bitkinin bazı parçaları olduğu gibi ölebilir. Odunların içindeki halkalara baktığımızda bu durumu çok açıkça görürüz: Ağacın tam ortası ölebilir, hatta mantarlara yem olarak bütünüyle yok olabilir. Ağacın içi boşalır. Ama geride kalan kısmı yaşamını sürdürür. Uzun yaşamada rekor kırmış canlılara, örnek olarak neredeyse 5000 yılı devirdikten sonra bile yaşamlarını sürdüren Kaliforniya çamlarına baktığımızda, bu bitkilerin aslında çok uzun süredir iyice yaşlanmış olduklarını, içlerinde büyük bir kısmın ölmüş olduğunu fark ederiz. Bitkiler parça parça ölme yeteneğine sahiptir bir bakıma. — Peki, kışın bir ağacın ölmüş mü olduğunu, yoksa yalnızca yapraklarını mı döktüğünü nasıl anlayabiliriz? — Evet, bitkilerin ölümkalım oyunu gerçekten de bize çok yabancı. Bu hususta en uç örnek, müge gibi toprakta köksapı olan bitkiler. Mügeyi neredeyse ölümsüz sayabiliriz.

İlkbaharda çiçekli bir sap verir, fakat çiçekleri isteğinize göre toplayabilirsiniz: Bitkinin tekrar üremeye gereksinimi yoktur! O, sürekliliğini toprağın içinde sağlar… Devamlılık konusu ile ilgili hayvanlarınkiyle netlikle karşılaştırılamayacak bir güce sahiptir. Bitkiler kendilerini yenileme konusu ile ilgili da muazzam derecede hiinerlidirler: Otları dilediğiniz kadar çapalayın, net, tekrar biteceklerdir. Ayrıca, hep aynı bitki söz konusudur, gidenin yerine bir başka biri gelmiş değildir; fakat tohumlularda büyüme, yukarıya doğru uzayan yaprak yardımıyla gerçekleşir. Öyle ki, uç kısmı keserseniz, alt kısım büyümeyi sürdürür. Yenilenmeyi, canlanrnayı sağlayan birçok sistem vardır; örnek olarak karayosunlarının kuraklık zamanlarınde kuruyarak ilk yağmlinkarla dirilmesi gibi… — Bazı hayvanlar da kış uykusuna yatıp metabolizmalarını yavaşlatabiliyorlar. Evet, bu da aynı strateji, fakat bitkilerdeki kadar ileri gitmiyor.

— Çünkü bitkiler daha mı sade? —Bayan Azdırıcı bitkilerin yapısında bir arada iş görme olgusu daha zayıf. Onların organizmalarında iş bölümü, bundan dolayı hücreler arası dayanışma çok güçlü değil. Bir kez daha söyleyelim: Hayvanın iş görmek için bütün organlarına gereksinimi vardır, bitkilerinse yoktur. Bu da önemli sonuçlar doğurur. Kanserli bir ağacı alın. Kocaman bir bütünörü vardır, fakat bu yüzden ölmez. Çünkü Bayan Azdırıcı bitkinin yapısı hayvanınki kadar eşgüdümlü olmadığından, kanser metastaz yapmaz, kendi sınırları içinde kalır. Bitki, bütünörü gövdesinin kalanından yakın Bizim yapamadığımız bir şey bu. Biz ne odun üretmeyi biliyoruz, ne de bozulan organlarımızdan vazgeçmeyi. Bitkiler bize göre daha kaba saba oldukları için, bizden daha sağlamdırlar. — Bitki gerçekten de bizimle aynı güçlüklerle mi karşı karşıya? — Sorunlar aynı. Yanıtlar farklı.

Düşünen bir beyne sahip olmamız’ sağlayan ileri düzeydeki gelişmişliğimizin bir de bedeli var: Pek çok alanda ahenk yeteneğimiz yok. Bunların başında da bitkilere sonuna kadar bağımlı olmamız geliyor! Onlar olmadan yaşayamıyoruz. İster sebze, ister et yiyelim, hepsinin temelinde daima bitkiler var. — Soluk almamız da sıkı sıkıya onlara bağlı. — Evet… Bitkinin kök saldığı toprağa bağımlı olduğu, hareket edemediği, bu nedenden dolayı bize göre daha titiz olduğu da doğru değildir. Bu bireyler için doğru olsa dahi, Bayan Azdırıcı sporları ve tohumlarıyla çok büyük bir yayılma yeteneğine sahip türler söz konusu olduğunda geçerliliğini yitirir. Tohum zamanın içinde, bunun yanı sıra da mekânda hareket etmenin bir yoludur. — Kuşkusuz, fakat tohum hangi yoldan gideceğine kendi karar vermiyor. — Hayır, o bizim gibi hareket etme yeteneğine sahip değildir. Rüzgâr veya hayvan onu nereye gdolayırse oraya gider

 

Posted on

Hisseden Bitkiler

Hisseden Bitkiler beşine hiçbir tepki göstermedi. Ama gerçek suçlunun yanına her gelişinde ibreyi çılgın gibi oynatıyordu. Backster tedbiri elden bırakmayarak suçlunun suçluluk duygusunun bitki tarafından algrılanıp yansıtılmış olabileceğini de ortaya attı. Ama adam, bilimsel bir amaçla hareket ettiği için suçlu olduğu pek söylenemezdi. Dolayısıyla bir arkadaşına kötülük yapan kişiyi anımsayıp tanıyabilmesi olasılığı beliriyordu.

Çok geçmeden polisiye romanlara daha uygun düşen bir başka gözlem olanağı doğdu. New Jersey’deki büyük bir fabrikada bir kızın öldürülmesi olayında polis, belli başlı sanıklara yalan makinesi testi uygulaması için Backster’in yardımına başvurdu. Cinayet gecesi kalabalık bir bakım tutum ekibi işbaşında olduğundan, bunca çok sayıda kişiyi sorgulamak uzun zaman adacaktı.

Backster, cesedin bulunduğu bürodaki iki bitkinin iki ayrı poligraf aygıtına baiirjanmastm önerdi. Bakım, ekibinin elemanlarının birer birer bitişikteki bir başka büroya girmeleri istenecekti. Eğer içlerinden herhangi birine her iki bitki birden tepki gösterirse, bu kişiye olağan poligraf testleri uygulanacak ve cinayet çarçabuk çözümlenecekti. İşçiler bitişik büroda geçit yapmaya başladıysa da, bitkiler olağan dışı hiçbir tepki göstermedi.

En büyük tepki, yıllanmış polis memutlanrıclan Backster cinayetin tanıkları olarak iki bitkinin sabaha kadar korunmaya alınmasını istediğinde geldi. Ertesi gün yine suskundu bit-Bitkiler ve Altıncı Duyu Airın, yamları ne onlar, ne de Backster’di, katilin fabrikadan biri olmadığı anladı sonraki bir gözlemler dizisinde bit,kilerle bakıcıları arasında, birbirlerinin winda bulunmadıkları zaman bile bir tür bağ bir çekim gücü oluşabileceği yolundaki değerlendirdi.

Senkronize edilmiş kronometreler yardımıyla bitişik odadan, koridorun sonundan, giderek bir sokak öteden bitkilerinin kendi düşünce ve ilgisine karşılık verdiklerini sap tadı Dahası, New Jersey’e yaptığı yirmi kilomet-relik bir geziden New York’a dönmeye karar verdiğinde bitkilerinin olumlu tepki belirtileri gösterdiklerini kanıtlayabildi. Rahatlamışlar mıydı, hoşgeldin mi diyorlardı, bilmiyordu Backster.

Konferans gezisindeyken, ilk deneyleri üzerinde yaptığı dracaena’nın dialarını gösteriyordu. Bu diaların her gösterilişinde, o sırada kilometrelerce uzaktaki bürosunda bulunan bitkinin grafiğinde tepkiler beliriyordu. Bir kez bir kişiyle bağlantı kurduktan sonra, bu kişi nerede ve kimlerle olursa olsun, görünüşe göre bu bağlantıyı koruyabiliyordu bitkiler. Bunu gösterebilmek için Backster bir yılbaşı gecesi elinde kronometre ve not defteriyle New York’un Times alanının kargaşası içine karıştı.Hisseden Bitkiler .

Yürümek, koşmak, metro merdivenlerinden inmek, ezilme tehlikesi atlatmak, gazete satıcısıyla tartışmak gibi eylemlerini not ediyordu. Laboratuvarına döndüğünde, kendisinin bu önemsiz duygusal
bitkilerin gizli yaşamı Çağdaş Araştırmalar Son olarak bir yumurtayı kardiyografa bağladı, bir başka yumurtayı da laboratuvarın öbür ucunda kaynar suya attı. Birinci yumurta, arkadaşının ölümüne kesin bir tepki gösterdi. Bu gözlemin önemi öyle büyüktü ki, Backster bir süre için bitkiler üzerindeki deneylerine ara verdi. Gerçekten de yaşamın başlangıcı hakkında çok derin ve yeni görüşlerin doğmasına yol açabilecek ve bir başka kitabın konusunu oluşturabilecek bir buluştu bu.

Posted on

Bitkiler ve onların hissetmesi

Bitkiler ve onların hissetmesi

Nev York’un Times Alanına bakan bir iş hanının kirli camlarına, bir aynanın ötesinde görünen Harikalar Diyarnı anımsatan olağan üstü bir köşe yansıyordu. Ancak yelekli ve saat istekli bir Beyaz Tavşan yoktu ortada. Yalnızca Backster adında sivri kulaklı bir adam, bir galvanometre, ve bir de Dracaena massangeana adlı ev bitkisi görünüyordu. Harikalar Diyarındaki bu serüven, 1966 yılında başlamıştı. Amerika’nın. tanınmış yalan makinesi uzmanı Clee, Backster, dünyanın her yanından gelen polislere ve güvenlik görevlilerine poligraf aygıtının kullanılmasını öğrettiği okulunda uykusuz bir gece geçirmişti. Birden aklına esti, yalan makinelerinden birinin elektrotlarını bitkinin yaprağına bağladı. Dracaena, büyük yapraklı, yoğun bir küme biçiminde küçük çiçekleri olan tropik bir bitkiydi. Backster’in amacı, bitkinin sözgelimi dibine su döküldüğünde tepki gösterip gösteremeyeceğini, gösterirse bunun nasıl ve ne kadar çabuk bir tepki olacağını anlamaktı. Bitki sapından yukarı doğru suyu kana kana emerken, galvanometre yaprakta daha düşük bir direnç okumadı.

Oysa Backster’in şimdi daha çok su içen,bir bitkinin, artan elektrik iletkenliği  nedeniyle daha az direnç, daha yüksek akım geçirmesiydi tersi oldu. Grafik kağıdının üstündeki yazıcı uç  ,yukarı doğru yükseleceğine, zikzaklı  bir eğri çizerek alçalıyordu. Gerçekte aygıtın saptadığı, hafif bir duygusal uyarı alan bir insanın gösterebileceği tepkinin benzeriydi. Gaivanometre, poligraf adı verilen yalan makinesinin bir parçasıdır.

Bir canlının, örneğin denek olarak kullanılan kişinin gövdesinden zayıf bir elektrik akımı geçirilirken, bu kişinin en küçük duygusal dalgalanmaları ve kafasından geçirdiği imgeler, galvanometre ,göstergesinin, ya da hareket eden graf kağıdmın üstündeki yazıcı ucun oynamasına neden olur. On sekizinci yüzyılın sonunda, İmparatoriçe Maria rieresa’nua saray müneccinal olan Viyanah rahip Maximilian Hell tarafından geliştirilmiştir galvanometre. Ama aygıtın İsmi, hayvan gövdesindeki elektriği ortaya çıkardığı için geç de olsa onurlandırıian Italyan fizik ,ve fizyoloji bilimci Luigi Galvani’den gelmektedir. Galvanometre, Wheatstone köprüsü adı verilen bir elektrik devresiyie bağlantılı olarak kullanılır.

Bitkiler ve onların hissetmesi devreyi bulan kişi de, otomatik telgrafin mucidi fizikçisi Sir Charles Wheatstone’dur. Basitçe anlatmak gerekirse, sözü edilen köprü, direnci dengeler. Böylelikle, düşünce ve duygu uyanmasına İnsan gövdesinin elektrik geriliminde oluşan değişimler ölçülü polisiye uygular,  Alışılmış  ‘dikkatle seçilmiş Ar Duyu dar  hangi yanıtı kağıdı üzerindeki eğri , yalan olan yanıtları gösterge kadar güçlü bir tepki elde etmenin en etkin yolu, onun yaşamını ve mutluluğunu tehdit  bitkiye bunu yaptı işte.  yapraklarından birini sıcak kahve fincanına sokuverdi. Aygıtta., belirgin bir tepki okunmadı.

Sorunu birkaç dakika enine boyuna düşün-dükten sonra, aklına daha kötü bir saldın geldi: Doğrudan doğruya, elektrotların bağlı olduğu yaprağı yakacaktı. Kafasın.da alev düşüncesini canlandırmasıyla birlikte, kibrite uzanmasına gerek kalmaksızın, yazıcı ucun kağıt üzerindeki izi birden değişerek yukarı doğru eğimli bir çizgi biçimini aldı. Backster kıpırdamamıştı. N3 bitkiye, ne de kayıt makinesine doğru hareket etmişti. Bitki aklından geçenleri mi okuyordu? Nasıl ola-bilirdi? Kibrit almak için odadan çıkıp geri döndüğünde, grafik üzerinde yeni bir ani dalgalanmanın kaydedildiğini gördü. Bu kez tepki eğrisinin tepe noktası biraz daha alçak olmuştu. Daha sonra, yaprak’, yakacakınış gibi davrandığında ise, hiçbir tepki görünmedi. Bitki bir biçimde gerçek ve yapak niyetleri ayırt edebilmişe benzi.ordu. Nelerin döndüğünü ve bunun nasıl olduğunu belirleyebilmek için  titiz önce tanık olduğu  (fenomeni)  koyuldu.

Önce, olayın  mantıklı bir açıklama olup olmadığını araştırdı, Bitkinin olağan dışı bir yaşamı var mıydı? Ya kendisinin? Peki kullandığı rat aygıtının bir kusuru olabilir miydi? Yardim ellar buldu, başka bitkiler ve başka aygıtlarkullanarak ülkenin her yanında deneyleri tekrar lamaya girişti. Yirmi beşi aşkın değişik bitki meyve türü üzerinde  arasında , soğanlar, portakal ve muz ağaçları da  denemeler yapıldı. Hepsi benzer yanlar  gözlemler, yaşama yeni bir bakış  gerektiriyor gibiydi. Backster ilkin bitkilerinin kendi niyetini sezme yeteneklerinin, bir tür duyu ötesi  olması gerektiğini düşündü. Daha sonra bu  üzerinde durdu. Duyu ötesi algılama ya da akıncı duyu terimi; dokunma, görme,  koku ve tat almadan oluşan beş dişin da kalan algılama biçimini anlatmada, . Bitkilerde göz, kulak, burun ya da ağızdan eser olmadığını ve ta Darwin’den beri hiç kim senin bitkilerin bir sinir sistemi olduğunu öne sürmediğini düşünen Backster sözkonusu algılama biçiminin daha temel ve basit olması gerektiği sonucuna vardı. Böylece bir İnsanlardaki beş duyu, belki de bütün doğada ortak bir ilkel algılama türünü bastıran sınırlayıcı bir etken olabilirdi. Gözleri olmayan bitkilerin, gözleri olan insanlardan daha iyi görebildiklerinden kuşkulandı.